24 Aralık 2011 Cumartesi

Diyorum ki; hiçbir masumu, hiçbir kitapta bulamazsınız. Onlar ölümlerinden sonra unutulmaya mahkumdurlar.


                                                          

RENKLER

Gecenin yoğunluğu
artınca
düşlerime, hayallerime
herşeyime
karanlık bulaştı.
Bütün renklerim
kirlenmişti artık.
Kir tutmayan tek rengim
Siyahtı.

                           GezegenPia

17 Aralık 2011 Cumartesi

O

Sırtında yaşanmışlığın yükü,
Geliyor yavaş yavaş belliki bezgin. 
Dudakları bıçak gibi 
Bakışları engin 
Sert görüntüsünün ardında duyguları dingin. 
O gidiyor, batan güneşin ardından, 
İlkin. 


GezegenPia



16 Aralık 2011 Cuma

YAZMAK

Yazmak, beyaz bir kağıda dökülmek, kelimeleri sıralamak ardarda özgür bırakmak. 
Bir ömrü yaşamak tekrar tekrar. 
Dünyaya kafa tutmak, tüm keskinliğiyle anlatmak, damıtmak gerçekleri, anlam katmak, yazmak...
Geceyi yazmak. 
Bir eylül akşamında sokaklarda yapraklar savrulurken hissetmek kopanları, kaptırmak. 
Bir çiçek gibi açmak ışığa doğru. 
İspatlamak bir şeylerin doğruluğunu, haykırmak.
Yazmak; teker teker düşmek yaşamdan. 
Acı çekmek, bağırmak rahatça. 
Kelimelerle oynamak, anlam yüklemek.

Yazmak her şeyi tüm çıplaklığıyla. 
Çırılçıplak yazmak, titretir karanlıkta. Bir neden aratır, küçücük odanda. 
Sonra kendine gelirsin.
Anlarsın..
Halka halka büyür yalnızlık o anda. Gecenin suyunda bir çakıl taşı gibi döne döne batarsın.
Uyku gezinir odanda. Gri sis çöker. Sesler çoğalır. 
Pencereye koşarsın, titreme başlar. Duvarlar konuşur, tablolardan fışkırır renkler. 
Beklersin ölüm gibi. 
Sisler dağılır.
Cevapların belirmiştir o an, düşersin yaşamdan. 
Duyguların yoğunlaşır, bir ok gibi saplanır kalbine. 
Oluk oluk akar geceye. 
Gece çıplak, saf, su gibi. 
Görürsün aynada yalnızlığını, çırpınışlarını, acının izlerini.



                                                                                GezegenPia.

4 Aralık 2011 Pazar

Evet, uyuyamıyorum. Çünkü yatak bana "küvez" gibi geliyor. Hayata tutunmam için küveze gerek yok. Daha saçma nedenlerim var.

18 Kasım 2011 Cuma

Bab-ı Esrar - Yansımalar - Bab-ı Esrar




GECE

Gün batımını
göremeyen hilal
gülümserken
yalnızlıktan geceye

Titrerken
kaybolmuş yavru kuşun
kanadının altında
korkak karanlık

Ellerimi tut sevgilim
demet demet
gül ver geceye

                  GezegenPia

Baba Zula (met Brenna MacCrimmon) - Bülbül Olsam varsam Yanina

17 Kasım 2011 Perşembe

ÖPÜCÜK BALIĞI



İşe telefon açıp, “gelirken buğday al” dedi. “Naapıcan buğdayı kızım” diye sormadım... Söylemezdi ki... Dünyanın en sevimli delisiydi... O öyle biriydi işte. Küçücük giz dolu oyunlar başlatırdı. Ne buğdayı, naapıcak acaba, nereden alıcam ben şimdi... Merak etmeye başladığım anda kendimi çoktan oyunun içinde bulurdum...
Evet, oyun başlamıştı. Savaş’a “buğday almam lazım, nerde satılır” diye sordum...
-Haa? -Buğday -Eee, nolucak buğday? -Hiç... Tavuk buldum da bi tane... Buğday veriyim diyorum.. -Sittir lan.. Ciddi miyim diye gözlerime baktı.. Ben de çok ciddi baktım... -Gültepe’de bir civcivci var ama.. Buğday satar mı bilmem.. Daha çok suni yem olur onlarda.. -Yok, suni yem olmaz, buğday lazım.. Yumurtanın sarısı doğal renginde olmuyo o suni şeylerle... Pis bi rengi oluyo... En iyisi buğday.. -Ha bi de yumurtluyo.. Harbi tavuk yani, ciddi bi tavuk kimliğine sahip... Bir ara ben de besledim.. Spenç tavuğu diyorlar.. Tam yumurta tavuğuydu.. Bazıları et tavuğu oluyor ya, pek yumurtlamaz onlar.. Bak ne diycem, esas darı sever kayvan.. Çift sarı çıkarır.. Darı al sen ona.. Oyun böyle bir şeydi işte.. O başlatırdı... Hayatınıza aniden buğday, darı, tavuk, yumurta ve size “yedi kafayı” diye bakan bir sürü insan girerdi...
Komik, sürükleyen, ama paylaşılan giz nedeniyle bir o kadar da heyecanlı bir oyun.. Büroda durduk yere başlattığım tavuk geyiğine daha fazla dayanamadığımdan, buğday bulmak üzere çıktım. Buğday... Noolcak acaba... Kuruyemişçilerde var mıdır? -Keşkeklik mi? Aşureye falan mı katçaanız? -Ne? -Buğday sormadın mı? -Ha evet, olabilir.. -Sonunu dün sattım.. Yok.. Hıyar kuruyemişçi! lan madem yok, niye aşure mi keşkek mi car car ediyorsun... Sana ne... Bu millet de bi tuhaf ha... Buğday var mı, var.. Ya da yok. Bitti, bu kadar.. Sana ne ne olacağından. Az kaldı özel hayatıma giriyordu herif.. Hem bir tarım ülkesinde buğday bulmak bu kadar zor mu olur kardeşim.. Sinirleniyorum ama... Hani lan bu ülke bir tahıl ambarıydı... Adam başı buğday olması lazım.. Kendi kendime gülüyorum.. Biliyorum, o da gülecek.. Gülücez.. Öpücem sonra.. Sonra, sonra.. Noolcaksa o buğdaylar... Mısırçarşısı’na gidiyorum, oradaki baharatçılarda kesin vardır.. Bu arada, kendimi gerçekten tavuk gibi hissetmeye başladım.. Buğday arayan acıkmış bir tavuk... Bık bık bık. Bıdaaak..
aslında içimde garip bir mutluluk var. Her şeyi birden unutup bir avuç buğday için istanbul’u dolaşıyor olmak içten içe hoşuma gidiyor. Onu bu yüzden seviyorum galiba. Bana da sıçrayan bir tılsımı var.. Her şey bombok giderken, nooluyosa bir şey oluyor.. Onun yarattığı illüzyona dalıp oyun oynuyorum.. Çocukmuşuz biz.. O, mısır saçlı, habire sümüğünü çeken afacan bir kız, ben dizleri yara içinde haşarı bi velet.. Dünyanın zillerini çalıp, vınnn kaçıyoruz. Şimdi ne kadar alıcam ki ben buğdaydan... Bir kilo yeter mi acaba? Evde tarım yapıcak diil ya, yeter herhalde.. Anlarmış gibi buğdayları karıştırırken yakaladım kendimi, iyisini seçicem sanki.. Neyse, aldık işte.. Bir kilo buğdayımız oldu. Yanında bir tane de ufak rakı. Manyağım lan ben.. Bariz manyağım.. “Geldi mi buğday” diye sordu. Gözleri ışık ışık.. Meraktan çatlıyorum ama, belli etmeden “ıhı” diye torbayı uzattım. Cadı! aldı torbayı masanın üstüne koydu. Ne olacak şimdi bu buğday? Sormayacağım ama.. ”Naaptın” dedi.. Elinin körü.. Saatlerdir buğday arıyoruz herhalde... “Toprak mahsülleri ofisine gittim canım. Taban fiyattan destekleme alımı yaptım..” gülüyor. Her şey o gülsün diye zaten.. Bence onun kadar güzel gülebilen yoktur. Ama bu gerçek yani. Çok gülen insan gördüm ben. İşim gereği. Hakkaten bakın, ben bu konuda otorite sayılırım. Ben sizinle geyik çevirirken o kayboldu. Birazdan, elinde bembeyaz bir güvercin. “Bak şimdi “dedi; “bu senin dilek güvercinin.. Ona avucundan buğday yedireceksin, sonra gagasından öpeceksin ve bir dilek tutup gökyüzüne bırakacaksın.” Dedim ya, tılsımı var onun. Aniden güvercin de çıkarır, tutup yaşamınızı bi saniyede masala çevirir.. Bitmesin istersiniz.. “Bitmesin” diye dilek tutup güvercini gagasından öptüm. Balkona çıktık sonra. Pıt pıt kanat sesi.. Pıt pıt iki çocuğun yüreği..
Balkona yıldız tozları mı yağdı? Çok mu güldük.. Peki çok gülmek iyi midir gerçekten.. Ağlar mı sonra insan.. babaannem deli fadime’nin dediği gibi “dünyanın düz murâdı yok” mu.. “Çok muhabbet tez ayrılık“mı peki.. Noolur “öyle diilmiş” olsun. Noolur bitmesin.. Pıt pıt.. Yüreğim.. Gece.. Yemin ederim, yıldız tozu yağıyor.. Ertesi sabah kadriye oldu.. Espiri olsun diye bahar temizliğine girişti. Kadriye.. Onun masal kahramanlarından biri. Söylediğim gibi, yaşam bir oyun onun için. Gerçekle dalga geçer hep, sevmez sanki..
ilk kadriye olduğunda yeni tanışmıştık.. Yine işe telefon edip yufka ve çökelek istemişti. Buğday gibi değil, onları daha kolay buldum ve eve gittim. Kapıyı çaldığımda yeri siliyordu. “Ayağını çıkar kocacım” dedi, “yeni sildim”. Çok güldüm. Yufkayla çökelekten “yanmaz tavada sana böreği” yaptı, yedik. Sonra eline bir tığ alıp dantel örüyormuş gibi yapmaya başladı. “Delirdi” diye baktım. Saçlarına bigudi tuttururken “naapıyosun yaa” diye sordum. “Nooluyo kızım”.. Garfield gibi gözlerime baktı. “Yarın eltimgil gelecek” dedi. Sonra güldü. Nasıl güldüğünü biliyorsunuz. O gün bana “annesi gibi” olmuştu. Ya da benim annem gibi. Oynuyordu. Başka bir şey. Herkesin “gerçek” diye bildiği şey, onun için sonuna kadar sahte ve saçmaydı. Komikti ama, ürkütücüydü. Yani hep oynanamazdı ki.. Eninde sonunda hayat “bööle bişeydi” işte.
Yoksa değil miydi.. O kadriye olup “çekirdek aileyle” dalga geçmeye başlayınca ben de rolümü aldım. “Fehmi” diye bir herif oluyordum. Çizgili pijamamı ayağıma geçirdiğim gibi biraları içip televizyon karşısında pıt pıt zapping yapıyordum. Gülüyorduk sonra. Kadriye ve fehmi çekirdek rolünden çıkıp biz oluyorduk. Pıt pıt, iki çocuk yüreği..
Onun masal kahramanları bir tane değildi ki.. Bazen müge ile furkan olurduk. Aslında onlar bizim arkadaşımızdı. ama o, onların ilişkisini sahte ve anlamsız bulurdu. “Kola alır gibi işte, birbirlerini ve herşeyi tüketiyorlar.” Müge olduğu zaman “eskeyp’e gidelim mi, trafo’ya zıplayalım mı diye sorardı. Ama asla gitmezdik. Onun dünyasından çıkamazdım. Ben çıkmak ister miydim peki? O zamanlar bu soruyu kendime hiç sormadım. O, “dışarıdakiler”i öyle iyi biliyor ve anlatıyordu ki, ara sıra “dışarı kaçtığımda” bile onunla oyun oynuyormuşuz, o bana “gerçeğin masalını anlatıyormuş” gibi olurdum..
Ha bir de, en önemlisi “öpücük balığı” vardı..
Onun en yalın ve samimi hali. “Ben öpücük balığıymışım” deyip yanağıma bin tane masum öpücük konduruyor, dakikalarca pıt pıt pıt öpüyordu. Öpücük balığı, öpücük balığı, pıt pıt pıt... Masallar biter mi, biter işte. Arasına reklam girecektir, güzellik maskesi takılacaktır, savaş vardır, birileri öldürülecektir, birini kör bırakacaksınızdır, birinin yüreğini söküp atacaksınızdır.. Zehirlenecek denizler, ağlatılacak çocuklar.. İşiniz vardır yani, öyle önemli, öyle vazgeçilmezdir ki.. Bir gün bana “gitme” dedi.. Ama hep öyle derdi.. “Yelkovan dokuzun üstüne gelinceye dek.. Bu şarkıdan iki şarkı sonra..” Hiçbir keresinde bırakmazdı beni. İyi, tamam, oynadık, bitti. Dönüşte yine oynarız.. Dinlemezdi.. ”Bak şimdi bu çerez tabağını dökücez; leblebiler saatmiş, üzümler dakika, fındıklar günmüş ama.. Sayalım, o kadar sonra git..” Pazarlık ederdim. “Fındık gün diilmiş, leblebi saat.. Ona tamam.” “Peki” derdi. Sonra aniden nereden bulduğunu bilmediğim tek şamfıstığını çıkarıp “peki bu yılmış, yıl olsun“ derdi. “Yüzyılmış tamam mı, ölüm gelinceye kadarmış..” Üzümleri, leblebileri falan sayardık sonra. Tek şamfıstık, o yüzyıldı.. O ölümün geldiği zamandı. Onu pek tartışmazdık. onu açar, yarısını yer, yarısını bana yedirirdi. Sonra, sonra o öpücük balığı ve ayrılık...
“Ben gidiyim” dedim.. Sesi boğuktu.. ”Gitme” dedi.. Ama söyledim. Hep öyle derdi.. Giderdim sonra. Döndüğümde oradaydı, bilirdim. Yine “gitme” derdi.. “Gitme” dedi.. Gözlerinde yaş tomurcukları, birazdan duracak dünyalar, sanki hepimiz ölücez. “Bu kez gitme”.. Gitmesem olur sanki.. “Ama bunun sonu yok ki” dedim.. “Yok işte salak “dedi.. ”Hep sonunu istiyorsun. Sonu, bittiği yer, tükendiğim zaman.. Yerine yenisini tüketmeye başlayacağın zaman.. Bu kez gitme işte.. Gitme..” Karşısında bir çocuk gibi duruyorum.. İçimden bir çocuk o duvarı tırmanıp aşmaya çalışıyor ama olmuyor... Birileri yıllarca ördü o duvarı.. Annem koydu bir tuğla, sonra babam... Dayım, öğretmenim, komutanım, patronum, radyom, televizyonum..
Gidicem ben, işim var işim... Çıkıp sokak kedilerini tekmeliycem, yalan söyliycem, rakı içicem... Hasan’a borcum var.. Tarık’la sözleştik, kaçıcaz hafta sonu, karı bulmuş.. İlknur iş arıyo sonra.. Resmen iş istiyo işte, aramıştır.. onun yeri ayrı ama ilknur da fena değil şimdi... İşim var... İşim... “Gidiyim ben” dedim.. Bu kez gözleriyle “gitme” dedi.. ben de ona “gözlerim sana mı kaldı” gibisinden baktım.. Tek sana mı kısmet olacak sanıyorsun benim “çivileyen bakışlarım”.. İşi var gözlerimin. Kritik pozisyonlara bakıcam, topa konsantre olucam, top sicret’ı izliycem, günlük kuru yakından takip edicem.. İlknur’un kalçalarına bakıcam.. Mtv’nin klipleri, savaşlar, siyah-beyaz yerli filmler... İşi var gözlerimin...
Sonra yıldırımlar çaktı.. Hiç susmadım.. “Hayat masal mıydı yani?.. Dışarıda millet birbirinin gözünü oyarken, biz burada yanak yanağa.. Noolcaktı yani.. Leblebiden saat olur mu.. “Vakit” denen nanenin ne demeye geldiğini herkes biliyor artık.. İyi.. Pıt pıt pıt öpüşelim, sen beni seviyormuşsun, ben seni çok... Ee, anangil “oturma odası takımını erkek tarafı alsın” dediğinde ne bok yiyecez peki? Öpücük balığını mı satacağız..” Nefes nefese sustum...
“dışarıdakiler” dedi.. “Dışarıdakiler, bunu beceremez işte.. Öpücük balığını kimse alıp satamaz... Sen bile... Diyelim ki öyküsünü yazdın, beş para etmez...”

***

Bir varmıştı, şimdi bir yokmuş... Nevizade sokağı’ndayız, yol boyu meyhane.. Masanın altından ilknur’un elini tutuyorum.. Dördüncü kadehten sonra sayamaz oldum rakıları. Bir çingene, yanındaki masaya keman çalıp haykırıyor “dönülmeyyz akşamıyyn ufuğuğun daiiz, vakiyyt çook geyç artık...” Elini darbukaya röntgen filminde her patlattığında gözümün önünde bi dudağı gökte bi dudağı yerde masal devleri görüyorum.. Gümm! dev.. Güm! lamba cini.. Güm! haramiler... Kocaman bir davulun üstünde küçük bir şey kırıntıları dökmüşler gibi, belki öpücük balığının yemleri onlar.. Hani onun en yalın ve sevimli hali gibi.. Gümm!.. Zıplıyor hepsi, gümm zıplıyor her şey.. ilknur’un göğüsleri kliplerdeki gibi havalanıp zıplıyor.. Uçuşup tekrar yerine düşüyor, tabaklar, yıldızlar, sigaram.. Canım yanıyor.. Sonra pıt pıt pıt... Darbukaya üç parmak darbesi vuruyor çingene.. Masalların sonunda gökten teklifsizce düşen üç elma bunlar.. Ben görüyorum, ilknur görmüyor, kimse görmüyor...
müzik bitti.. İlknur bir şeye gülüyor.. Masanın yanı başında, tuhaf, simsiyah gözlüklü, başı sımsıkı bağlı bir kadın var.. O hep var nevizade sokağında.. Elinde kocaman bir çerez kavanozu, sormadan, avucundaki çay bardağını kavanoza daldırıp, bardak dolusu kuruyemişi masamıza boşaltıyor.. Cebimden para bulup kadına uzatıyorum.. aklımda zamanın en acı tadı.. ”Peki kaç leblebi var bunun içinde teyze” diye soruyorum.. Kadının suratını yıllar bıçaklamış, sesinde hırıl hırıl alaycı bir öfke; “manyak mısın sen koçum?” diyor.. İlknur gülüyor, benim gözüme üç elma kaçtı, masalların kötü kalpli cadısı avucumdaki parayı yolarcasına kapıp yan masaya seğirtiyor...

Az önce bir masal bitti, kimse bilmiyor.. Öpücük balığı bir iskelede, güneş altında çırpınıyor.. İlknur’un gözlerinin işi var, benim yüreğim kovulmayı çoktan hak etmiş, boşta gezer..

Uzaklarda bir çocuk, uyuyakalmış ninesini sarsıp “bana masal anlat” diye ağlıyor..

Diyelim ki öyküsünü yazdım, beş para etmiyor..

Atilla Atalay

14 Kasım 2011 Pazartesi

İSTEK

Bir kapı kapansa üzerime
karanlığa, düşünsel dünyaya
çıkarsam bütün giysilerimi
kussam bütün kötülüklerimi
açılsa kapı, çıksam geceye
Beklesem yıldızsız aysız karanlıkta
hiç kimseyi
üşüsem
süpürsem görünmeyen yaprakları
yüreğimin sonbaharının
Sonra sana sığınsam
uyusam koynunda
bir damla gözyaşı
olsam dudağında.


     GezegenPia

3 Kasım 2011 Perşembe

02:44

Saat 02:44 ve ben, kendi gezegenim Pia'nın sahibi ben, kanepede oturup yazıyorum. Alet çantam önümde, kalemim, kağıdım, sigaram ve rakım.
Sessizliğim odanın içinde can çekişiyor. Öylece oturmuş, hiç kıpırdamadan dinleyebiliyorum..
Garip bir boşluktayım. Rol yapmasını bilmesem çekilir gibi değil hayat. GezegenPia! düşlerim, hayallerim, her şeyim, 'ben'im, kapalı kutum...

                                                                                                                    GezegenPia

29 Ekim 2011 Cumartesi

HÜZÜN

Çiçekler açıyor baharda
bir çiğ tanesi titriyor,
beklemekten yoruluyor
bir türlü damlamıyor hayata.
Kırmızı gül
gülerek açıyor güneşe doğru,
yanaklarında çiğ taneleri kuruyor.
İçimde büyük hüzün.




GezegenPia

25 Ekim 2011 Salı

KÜÇÜK ÇOCUK

Kalk ayağa küçük çocuk!
Çık o göçüğün altından!
Dil din önemli değil,
Daha dinleyeceğin
Çok masal var.

Kalk ayağa küçük çocuk!
Çık o göçüğün altından!
Daha seninle beraber yürüyeceğimiz
Barış dolu uzun yollar var.



                             GezegenPia

21 Ekim 2011 Cuma

Yalnızlık Yağıyor.

Sonbaharda
yapraksız kalmış
ağaçların hüznü var
bu gece.

Titreyen kalbimle
yazdığım mısralara
hüznün ufkundan
yalnızlık yağıyor.


GezegenPia

18 Ekim 2011 Salı

ALIŞAMADIM

Yürüyemedim
kalabalıklarla
aynı yollarda.
Hüzünlü sabahlara
ölüm tadında buruk gecelere
alışamadım.
Ağlayamadım ağlayanlarla
küsmüştüm gözyaşlarımla
şehre, aşklara alışamadım.

                                                                                      GezegenPia

3 Ekim 2011 Pazartesi

Şunu farkettim ki; hayat bana güzel olan her şeyi geç yaşattırıyor.

                                                                                                Pia..

28 Eylül 2011 Çarşamba

HAYAL BU YA

Gel senin ile birlikte ülkenin en yüksek yerine çıkalım..
Tabancamızın içine söyleyemediğimiz kelimeleri dolduralım.
Sonra söyleyemediğimiz, açılamadığımız kişilere doğrultalım namluları, tek tek kelimeleri fırlatıp cümleler kuralım.
Hayal bu ya; bu sefer onların dilinin ucunda kalsın kelimeler, biz olay yerinden kaçalım.

Pia

17 Eylül 2011 Cumartesi

Kimse kimseyi kandırmasın! Bir tek çocuklar ağlarken güler yada gülerken ağlarlar. (Pia)
Bugün seni seviyorum, yarın seni seveceğim, bir başka gün belki başkasını... Ama bugün seni seviyorum.


(Pia)

1 Eylül 2011 Perşembe

Martılar karaya göç ederler ya arada bir, benim senden uzaklaşma mesafem bu kadarcık olsun isterdim. 


- Pia -

11 Ağustos 2011 Perşembe


ARDINDAN

Bütün dünya gelir sanki gelir üstüne
Uzanırım uyku tutmaz yarılanır gece
Sen yanımdayken sızı diner, dem verir
Göze mi geldik, dinmez hala sesim
Senle beraber titrer söze gelir
Hengame biter sanki
Yenilenir bedenim

Döner durur aklımdaki bu yarım melodi
Tenim titrerboşluk olur, uzayıp söner
Sanki gönül şimdi ıssız yapayalnız
Gezer durur, arar soraR ama nafile
Avare bu şehrin tüm küskünleri gibi
KuşkulU ama hala sevdalınım

Senden sonrayı sevemedim canım
Ardından kimselere çözülemedim
Kalmadı kederimi yüklenecek kelimeler
Ben miyim bu aynadaki
Bendeki izin mi?

Söz-müzik-düzenleme: serdar keskin

8 Ağustos 2011 Pazartesi

Sokak ve Çocuk

Yolda yürürken kendime oyunlar icat ediyorum. Çizgilere basmıyorum, ya da bir sonraki geçen araba benim diyorum, kötü araba geçerse mızıkçılık yapıp kabul etmiyorum.. Hiç itiraz eden olmuyor nasıl olsa, tekrar edip duruyorum. 


Sokakları seviyorum, kaldırımları seviyorum.. Eski evleri seviyorum.. Dar sokakları seviyorum, hatta dar ve ıssız sokakları daha çok seviyorum. 

Sokakta top oynayan veletleri izlemeyi, Barcelona, Real Madrid maçına tercih ediyorum.
Emperyalizmden uzak, kaldırıma bağdaş kurup, çocuk çığlıkları arasında sıcacık futbol izlemeyi seviyorum. Üstelik sahada "çocuk yüreklerin" olduğu, dizleri kabuk bağlamış, bütün büyük kirlerden uzakta, tek kavgaları "top uzağa gittiğinde kim alacak" olan minik ama "mangal yürekli" futbolcular onlar, yani çocuklara, gol attığında gol diye bağırıp, iki kolumu havaya kaldırıp, tezahürat yapmasını seviyorum.
 Üstelik "cinsiyet ayrımı da yok". Yani daha beyaz, parlak olan beyinleri kirlenmemiş olan bu çocukları, milyar dolarlık futbolculara tercik ediyorum.

Küçük kızları -seksek- oynarken izlemeyi seviyorum. O dar sokaklarda hala "seksek" oynayan kızlar var görüyorum. 
 
İp atlayan kızlar var izliyorum.. Sadece artık ellerinde "bez bebek" göremiyorum.
Çocuklar yine aynı, yine aynı masum bakışlar, yine tek dert dondurma.. 
Değişen tek şey oynadığı sokakların azalması. 


Sokaklar azaldıkça çocuklar yok oluyor..
Çocuklar yok oldukça, onların yerine "sanal beyinli" robotlar türüyor.

Sanal beyinli robotlar türedikçe Melisa ip atlamıyor, Deniz artık sokakta değil, bilgisayarda futbol oynuyor.
Kısacası çocukların beyni de kentleşiyor.


GezegenPia



6 Ağustos 2011 Cumartesi

“Yolun düşerse kıyıya bir gün
ve maviliklerini enginin
seyre dalarsan,
dalgalara göğüs germiş olanları hatırla,
selamla, yüreğin sevgi dolu
çünkü onlar fırtınayla çarpıştılar eşit olmayan savaşta
ve dipsizliğinde enginin yitip gitmeden
sana liman gösterdiler uzakta.”

 


Pierre-Jean de Béranger

Bülent Ortaçgil & Birsen Tezer 'Kimseye Anlatmadım'



Kimseye Anlatmadım
Sev beni, sar beni
Bir tek kötü sözün sarsar beni
Bilinmez denizlerin
Kuytu koylarında bul beni

Bil beni, al beni
Bu saçmasapanlıktan kurtar beni
Uykusuz gecelerin
Gizli örtüsünden çıkar beni

Ben bunları kimseye anlatmadım
Kendimle bile konuşmadım
Ben bunları kimseye anlatmadım
Bir tek sen duy diye,
Sen bil diye,
Sen anla diye...

Sor beni, bul beni
Sessiz şarkılarda çal beni
Bulutlar ülkesinden
Kuru topraklara indir beni

Sez beni, yaz beni
Karmakarışıklığımdan çöz beni
Birikmiş tortuların
Gizli sularından süz beni

Ben bunları kimseye anlatmadım
Kendimle bile konuşmadım
Bir tek sen duy diye,
Sen bil diye,
Sen anla diye...

30 Temmuz 2011 Cumartesi

Rengin Hüzün

Bir hoyrat bakış olur gözlerinde şimdi zaman. 
Bakakalırsın çoşkun bir ırmak akıntısı gibi kayıp giden ömrünün arkasından. 
Anlamsızlar kovalar düşüncelerini, sıkışır yüreğin...
Ağlayamazsın, anlamazsın.
Aynalar tanıktır sessiz sedasız solan tenine, fotoğraflarsa senin kadar büyümüş, en küçüğü en çok solarak.
Onlarca soru olur anımsamaya çalıştığın bir düşe dönük.
Bir albüm sayfasından öte anlamlı olmalı çevirdiğin, geçmişe dair sayfaların. 
Bir yol ayrımındasın, yol alamazsın.
Düş kırıklarından kalma kırıklık mı üzerindeki -ki rengin hüzün-.
Dünde mi yüzün, yarını mı utar avuçların, ne önemi var; yorgunsan, güze dönmüşse soluğun.
"artık sazının bağrı mı olur
kimsenin kapını çalmadığı bir ağrımı
gider kendine gömülürsün
yoksa bu ilişkiler, bu zaaflar seni yiyip bitirir, seni yiyip bitirir
dirhem dirhem"
tükenmişsin.

Senden başka hiçbir şeydin.
Bir tutam şarkıya, bir avuç şiire ağlamaya gebedir öteki gökyüzün... 
Dokunsam düşecek dalından boşalacak göz pınarların.



- Anonim -

28 Temmuz 2011 Perşembe

Tanrı Haylaz Bir Çocuk Olabilir mi?

Küçükken ölümden korkardım.. Yazın kuran öğrenmek için gittiğimiz cami hocası sağolsun.
İbadet etmemiz için cennet ile cehennem arasındaki farklılıkları anlatırdı hep. 
Oysa sadece -cennete girmeniz için iyi 'insan' olmanız gerekir- diyebilirdi. Ama bunun yerine bize -ibadet edenler, namaz kılanlar ve bunun gibi şeyleri yapanlar cennet'e, tam tersini yapanlar cehenneme gidecekler- derdi.
Cehennemin nasıl bir yer olduğunu ballandıra ballandıra  anlatırken, cenneti kendisine ayırmış gibi nasıl bir yer olduğundan bahsetmezdi bize. 
Kıyameti anlatırdı mesela.. Her yer hallaç pamuğu gibi birbirine girecek.. Evler, sokaklar, yer, gök her yer birbirine girecek. Sizler o anda annenizi babanızı bile tanımayacaksınız.
Anlattıkları kabus gibiydi.
Çocuk beyinlerimiz böyle şeylerle dolardı cami kuranında.. 
Fakat bizim yazları camiye gitme nedenimiz belliydi, eğlence. Camiye giderken de alırdık harçlıklarımızı annelerimizden. Dönüşte balık kraker ya da dondurma alırdık paramızla.

O küçük halimle bile anlatılanlar beynimde o kadar yer etmiş ki, bir gün mahalle maçından sonra, arkadaşlarım evlerine dönerken, ben kalıp çayırda oturdum biraz. Etrafıma bakındım.. Uzaktan bizim evde görülüyordu.. Ağaçlar yemyeşil, o kadar güzel renkleri vardı ki.. Çiçekler, kuşlar, kelebekler.. O an karga bile gözüme güzel göründü.. Tekrar etrafıma bakıp, -nasıl yani- dedim. Neden böyle bir şey yapsın ki? Bu gördüklerim, her biri şaheser..
Sonra başımı kaldırdım gökyüzüne -Tanrım bu oluşturduğun güzelliği, neden yok edesin ki?- diye sordum.. O an içimi bir korku sardı.. O günden sonra sorgulamaya başladım her şeyi. Çünkü bana cevap vermeliydi. Annem sorduğum bütün soruların cevaplarını verirdi bana, Tanrı da vermeliydi.

Yıllar geçti.. Artık birilerine soru sorma hallerimi bırakıp, kendim araştırır olmuştum. Bu yüzden istediğim gibi sivri sorular sorabiliyordum kendime. Cevabını kendim araştırıp, okuyarak buluyordum nasıl olsa. Üstelik karşımda, aynı düşüncelere sahip olmadığımda, sinirlenecek, tartışacak birileride olmuyordu böylece. 
Elbette çok fazla cevapsız sorular kaldı yanıt bulamadığım ve hala içimdeki meraklı çocuk edasıyla sorduğum. 

Tanrı var mı?
Var ise kendi yarattığını yok etmek istemesi neden? Hani müsriflik günahtı?
Bizlere neden acı çektiriyor? Her şey madem Tanrıdan sorulur, neden kendisine tapmamızı ve eğilmemizi istiyor? O kadar büyük ki buna neden ihtiyacı olsun? Tanrının egosumu var?
Neden bizleri ikiye ayırıyor cennet ve cehennem diye? Bizi denemesine ne gerek var? Buna neden ihtiyaç duyuyor? Tanrı sadist olamaz dimi?

Böyle yüzlerce binlerce cevapsız sorular var beynimde ve çocuk ruhum hala çok kırgın ona.. 'O' diyorum çünkü kim olduğunu bilmiyorum..
Şimdi inancım yok ama ortak bir ibadet şeklim var bütün insanlarla. "İnsan olmak". Din, dil, ırk yok.

Sahi Tanrı, ufacık haylaz bir çocuk olabilir mi? Oyuncağı elinden alındığında sağındaki solundakilere vurup kıran..?


GezegenPia

26 Temmuz 2011 Salı


Bedenimin içinde tarifi mümkün olmayan başka başka ruhlar var köleye dönüşen. Sesimizi duyan var mı?



GezegenPia

Sır..

Kimseye söyleyemediğim şeyler var elbet.
Sadece benim bildiğim durum halleri.
Hissettiklerim, belki gördüğüm veya yapmak istediklerim..
Olmak istediğim yer mesela, ya da alt benliğim.. Karmaşık, birbirine geçmiş gizli odalarım var yani anlatacak kişi bulamadığım.

İntihar diyorum, bununla alakası olsa gerek, gizli odalarla.. Cinayetde bu sebeple işlenebilir mesela.. Mesela ama..
Birine her şeyinizi anlatırsınız.. Anlatırken iyidir de, ya sonrası? Ya sizin anlattıklarınızı başkasına anlatırsa? Takılırsınız sonra arkadaşınıza -seni ortadan kaldırmam gerek çünkü her şeyimi biliyorsun artık- (cinayet sebebi) tabi gülümsersiniz sonunda.
Eğer birine kimsenin bilmediği bir şeyi anlatmışsanız, sırlarınızdan vazgeçmişsiniz demektir.

Anlattıklarınız sır olmaktan çıkmıştır çünkü, sizin anlattıklarınızı kim bilir kimlere neler ekleyerek anlatmıştır. Ki sır paylaşılmaz.Paylaşılırsa sır olmaz.
Siz sırrınızı biriyle paylaşırsınız o da gider başkası ile paylaşır.. Bu bir kısır döngüdür ve sen her şeyin farkındasındır.
Hayat bu kadar basittir ve hiç kimse "siz" değildir.


GezegenPia

24 Temmuz 2011 Pazar

Salçalı Ekmek

Çocukluğumun baş kaldırışıydı elimdeki salçalı ekmeğim..


Annemi kızdırmanın ve annemden öç almanın on numaralı yoluydu. Bembeyaz tişörtümün önüne salça damlayınca, bir sıfır önde olurdum anneme karşı. İyicene yayardım tişörtüme.. Ne kadar çok leke, o kadar sert bir baş kaldırıştı benim için.
Eve dönüş saatim akşam ezanından önce olmalıydı, sonrası asla. Bir sıfır önde olmanın keyfiyle oynarken sokakta arkadaşlarımla, ezan sesiyle eve dönüş yolunu tutardık hep beraber.

Eve girmemle, evin içinde annemle masa etrafında koşturmamız başlardı. Ben gülerek koşardım annem ise -eşek sıpası gel buraya- nidalarıyla. Aklıma geldikçe hala gülerim o halimize..

Sonrası mı? Ne siz sorun, ne de ben söyleyeyim.

Şimdi kocaman kız oldum. Hala anneme başkaldırışlarım devam etmekte salçalı ekmeğimle.
Bazen, saklandığı yere gidip annemin, -anne- diyorum, ben geldim salçalı ekmeğimle..

GezegenPia