7 Aralık 2012 Cuma

Kaderini Sev - Belki Senin ki En İyisidir..


Deniz kıyısında bir ihtiyar taşçı kayayı yontmaktadır.
Güneş onu yakıp kavurur.
O da Tanrıya yakarır keşke güneş olsaydım diye.
"Ol" der Tanrı. Güneş oluverir.
Fakat bulutlar gelir örter güneşi, hükmü kalmaz.
Bulut olmak ister. "Ol" der Tanrı. Bulut olur.
Rüzgar alır götürür bulutu, rüzgarın oyuncağı olur.
Rüzgar olmak ister bu kez. Ona da "ol" der Tanrı.
Rüzgar her yere egemen olur, fırtına olur, kasırga olur.
Herşey karşısında eğilir.
Tam keyfi yerindeyken koca bir kayaya rastlar.
Ordan eser burdan eser, kaya banamısın demez!
Bildiniz, Tanrı kaya olamasına da izin verir.
Dimdik ve güçlü durmaktadır artık dünyaya karşı.
Ama sırtında bir acıyla uyanır.
Bir ihtiyar taşçı kayayı yontmaktadır.

"Amor Fati & Nietzsche"


Kısacası, olmayan bir şeyi oldurmaya çalışma, zorlamaya gerek yok. Bazen akışına bırakmaktır en iyisi..  




1 Kasım 2012 Perşembe

DEJAVU


Kalp parçalanmış, ne sağ yanı, ne de sol yanı sağlam sağlıklı.
Hayat diye oynanan oyunda yorgun mu düştü bu çağda?
Beklentilerden mi yara aldı, beklenenlerden mi?
Kalbe ulaşan damarlardan kan akmıyor gibi artık, sanki acı süzülüyor usul usul..
İnsan her dinlediği şarkının hikayesinde kendisini mi bulur böyle delirmiş gibi?
Her sorunsalın içinde sadece sorunlar mı cevap olabiliyor?
Her gidenin ardından, katran karası acımı dökülüyor oluk oluk kalpten?
Ayaklarım ıslak artık ama, ne yağmurdan, ne de küçük çaylardan.. Islak ve üşüyor ayaklarım, çıplak olan tüm vücudum gibi, üşüyorlar çünkü yalnızlar..
Ve işte yine aynı sonlar..
Sanırım yaşamın belli evreleri sadece dejavulardan ibaret, giriş ve gelişmeleri yaşamadan sonuca varan hikayelerin, figüranlığından sıkıldım.
Bir kaç saniye görünüyor, çok önemli rollerdekilere yardım ediyor, asıl kahraman olması gerekenlere saygı gösterilmeyen küçük prodüksiyonlar da kaybolup gidiyorum.. Yarım kalmaya alışığım bu yazdığım ve daha önce başlayıp tamamlayamadığım her yazı gibi..
Sanırım yine kalbe kalan üç adet nokta, “ayrı ayrı” ama bir arada...


Kenan Ergin.. (Deneme)

19 Ekim 2012 Cuma

ÖTEKİ YANIMIZ.

Suçu herzaman başkalarında ararız..
Kendimizi tanımamız çok güçtür çünkü. Bir ten, bir dokunuş, bir tebessüm tanıtır kendimize en yabancı olduğumuz bizi..
İşte o zaman sığınacak bir saçak ararız kendimizden..
Çıktığımız bütün yolculuklarda her seferinde unuturuz kendimizi, bir gün dönüp alır diye bekler öteki yanımız.
Her durak bir insandır ve ötekiler o insanlarda tutsak kalır..
Ne yaparsak yapalım yalnızlığımızı yenemeyiz.
Kalabalıklar da dururuz her zaman ama bilemeyiz kalabalıkların yalnızlığını, sorgulamayız da aynı zamanda.
Standartlaşmış hayatlarımız hiçbir değişikliğe olanak vermez aslında ve alışılmışlıkların tutsaklığı özgürlük gibi görünür bize.. 
Özgürce yaşamaya çalışırız, tabi buna yaşamak denirse.


                                                         GezegenPia

24 Temmuz 2012 Salı

HATIRLAT DA HAZİRANIN SONLARINDA ÇOCUKLUĞUMU YAKALIM

sen beni öpersen belki de ben fransız olurum
şehre inerim bir sinema yağmura çalar
otomobil icad olunur, zarifoğlu ölür
dünyadaki tüm zenciler kırk yaşından büyüktür.

-senegalliler dahil değil


sen beni öpersen belki de bulvarlar iltihablanır
çağdaş coğrafyalarda üretir cesetlerini siyaset bilimi
o vakit bir sufiyi darplarla gebertebilirsin
hayat bir yanıyla güzeldir canım, sen de güzelsin

-yoksa seni rahatsız mı ettim?

sen beni öpersen belki de aşkımız pratik karşılık bulur
ne ikna edici bir intihar girişimidir şimdi göz göze gelmek
elbette ata binmek gibidir seni sevmek sevgilim
elbette gayet rasyoneldir attan atlamak

-freud diye bir şey yoktur.

sen beni öpersen belki de ben gangsterleşirim
belki de şair olurum seni de aldırırım yanıma
bilesin; göğsümde hangi yöne açmış tek gülsün
yani ya bu eller öpülür, ya sen öldürülürsün.

-haydi iç de çay koyayım.





Ah Muhsin Ünlü

22 Haziran 2012 Cuma

Herkesin, istemeden gülüşlerini emanet ettiği birileri vardır.

BOŞLUK

Denizden tuz çalmış bir bakışın
eritin yüreğimin buzunu
gözlerindeki yalnızlık
içine atlayası bir boşluk
gözlerimdeki yalnızlık
su bardağındaki okyanus

                                                                                         GezegenPia

15 Nisan 2012 Pazar

Sevmek Zor


Tezgahta domates satan pazarcıyla fiyatta anlaşmak kadar kolay değildir ilişkiler.. Ne pazarcının bitireyim de gideyim telaşı olur senin kalbinde ne de ucuz olsun diye çürük sevdalar taşırsın içinde..  Sevmek zor, güvenmek mümkün değil..Şimdi akşam pazarı.. Ucuz birliktelikler kapış kapış bu devirde.. Birazdan biter herşey, yerler ezilmiş pişmanlıklar içinde.. sonra mı? sonra sıra çöpçülerde...



                                                    -Anonim-

9 Nisan 2012 Pazartesi

Aşk bir kıyamama halidir.

benim eski arkadaşımdı... o, ankara sanat tiyatrosu'nda oyuncuydu, ben de ankara'da yaşayan bir öğrenciydim... o zamanların ankara'sı, herkesin birbirini tanıdığı ve belirli yerlerde toplandığı bir yerdi. 70'li yıllardı ve kültür tüketicileri birbirlerini bir şekilde sıkça görürlerdi. bizim müşterek arkadaşlarımız vardı, bunların başında rutkay aziz gelir. rutkay'la siyaseten de bir aradaydım, türkiye işçi partili'ydim ben. o yılların derli toplu ankara'sında sık sık görüşme şansımız olurdu... 'la tanışmamız o yıllardır; fakat aşık olmamız daha sonraya rastlar. o sinemaya "sürü" filmi ile geçince istanbul'a gelmişti, ben de daha sonra istanbul'a geldim. o eski bir ankaralı olarak bana sahip çıkmaya kalktı; ankaralıların böyle bir derdi de vardır... biz, başımıza aşkın taşının düştüğünü bir mevsim geçtikten sonra fark ettik... bir gün evi düzenlerken fark ettim. bir de baktım ki, benden çok 'ın eşyaları var... küçük küçük poşetlerle sızmıştı... aşk bir sızma hâlidir. ben ankara'dan örselenmiş ve kırılmış bir kalple gelmiştim. çok tutkulu ve sabırlı bir adamdı, bir de baktım kalp ağrımdan eser kalmamış... yani taş düşmüştü ama adını koymamız için bir mevsim geçmesi gerekti...



, o kadar temiz bir adamdı ki, ona kızamazdınız. bir o kadar da yiğitti. ben 'ı hep bir lunaparka benzetirim... onunla yaşamak bir lunaparkta yaşamak gibiydi... bir yandan bütün cümbüşü, pırıltısı, eğlencesi ve sürprizleri, öte yandan yüreğinizin ağzınıza geldiği anlarıyla tam bir lunapark gibiydi... üstelik ben bir ankaralı olduğum, üstüne üstlük bir subay kızı olduğum için, bir yanımla derli toplu, diğer yanımla despot falan bir kızdım... bir gün bana, benim taklidimi yaptı; her şeyi net olarak alt alta sıralamamı, emir kipiyle konuşmamı, "canımın içi" derken bile bazen tonlamamdan dolayı "hadi canım!" anlamı çıkabileceğini falan gördüm. bu, bir oyuncuyla birlikte olmanın hem avantajı, hem dezavantajıydı... bunu 'ın aynasında görünce "aaa çok fena bir şeymişim!" dedim... ee bu aynayı tutan eğer pırıltılı ve doğru bir adamsa, dönüştürücü de oluyor. "benimle o garnizon sesiyle konuşma" derdi...



, çok renkli ve heyecanlı bir adamdı... ben derdim ki; "tanrım, bu adam ne zaman yorulacak!" diye... meğer acelesi varmış... her şeyi o kadar yoğun, hızlı ve çoşkulu yaşıyor ve yaşatıyordu ki büyüleyici bir şeydi bu...



her şeyi hızlı yaşardı, hızlı yemek yerdi, hızlı içki içerdi, bir proje söz konusu olduğunda hızına yetişemezdiniz. bir gece arkadaşlarla yemekteyken sabah kahvaltısını bodrum türkbükü'ndeki evimizde yapmaya karar vermesiyle kendimizi yollarda bulmamız bir olurdu... bazen düşününce dehşete kapılıyorum, demek ki acelesi varmış diyorum... kısa bir ömre, birkaç kişilik bir hayat sığdırdı...



bizim 'la tarihe kayıt olarak düşeceğim hiçbir kavgamız olmadı... o, kalbini insanlara açarken de, onlara güvenirken de çok hızlıydı ve kırılması da doğal olarak aynı hızla olabiliyordu. aktörlerin kalbi camdandır... çok çocuk, çok bebektirler. belki de bunu çok yakından gördüğüm için ben daha dikkatli davranırdım. belki de tek sürtüşmemiz onu kıranlara karşı olan tutumumdan olmuştur.



ben, köşeleri çok olan bir insandım; beni eğitti... o hüzünleri, ironik bir neşeye, çevirebilme ustasıydı... bu yönüyle de bakınca gam kasavetten çok çabuk çıkabilirdik...



aşk kendinden vazgeçme halidir, kendi benliğini ezmeden "biz" olabilme hâlidir... insan egosu denetlenmesi en güç olan şeydir. bunu ancak aşk becerebilir, sadece aşk ile üstünden atlayabilirsiniz...



biz birbirimize karşı çok saygılıydık; mesleklerimiz ve bunun gerektirdiği fedakârlık hallerinde hele daha da çok saygılı ve yol açıcı davrandık hep...



ee bazen de sıkılırdık, hele üç beş aydır bir aradaysak birbirimizin gözüne bakardık, önce kim gidecek diye, böyle nefes molaları da verirdik... döndüğümüzde yepyeni bir enerji ve hasret bekliyor olurdu bizi... aşk bazen de bir kıyamama hâlidir...



şunu çok açıkyüreklilikle söyleyebilirim; o benden daha iyi bir insandı... o kadar bebek, o kadar adam, o kadar temiz... ben 'la birlikte onun kadar temiz, onun kadar beklentisiz, onun kadar masum yaşamayı öğrenmeye çalıştım. buradan bir öğretmen öğrenci ilişkisi anlaşılmasın... o, o kadar ahlâklı ve temizdi ki, yaşam biçimi ve duruşu karşısında başka türlü olamazdınız... onun yanında kirli kalamazdınız...



hastalığının son bir ayında, ki hastalığın çıkmasıyla kaybetmemiz 1,5 ay sürdü... tıp hastalığının süratine yetişemedi... hep şunu düşündüm; hayata, sanatına ve bize dair bir sürü düşüncesi, projesi vardı ve hepsi sanki hızla arka arkaya gerçekleşmeye başlamıştı... neden şimdi, neden bu adam, diye çok düşündüm... orada bile hızlıydı...



komaya girene kadar yeşim ustaoğlu ve tayfun pirselimoğlu ile birlikte senaryo çalıştılar... onlar her gün geldiler ve bu oyunun gönüllü yoldaşı oldular... sonra o film çekildi; yeşim'in ilk uzun metraj filmidir "iz" filmi ve 'a adadılar... 'ın rolünü aytaç arman oynamıştı... bunlardan bahsetmişken o sürecin acısını hafifleten bir yığın katıksız dostluklar yaşadık... gerçi o sürecin acısı hafiflemiyor... bende, harlı ateş şeklinde yanma hâli tam 10 yıl sürdü... asmalı konak'ın son dört bölümünü yazarken o acıyla yeniden yüzleştim ve ancak o zaman birazcık küllendi diyelim...



böyle, bir şölen gibi, bir lunapark gibi sevdalık yaşayınca bu görkemi taşımayan her şey bir çadır tiyatrosu gibi geliyor insana... bu ateşle yanma hâli, o kadar derinden, için için yanıyor ki, dönüp bir başka ölümlüyü yakmaya içi elvermiyor insanın...



'la her günümüz sevgililer günü'ydü... eşine bu kadar çok çiçek getiren bir adamı daha analar doğurmamıştır... biz birçok defa sabah uyanıp birlikte gün doğumunu seyreder, ne bileyim çingene vapuruna binip sabah erken boğaz'ı turlardık...



sezen'i anmamak olmaz: sezen, 'ın çok yakın arkadaşıydı... ben 'dan dolayı tanıdım... sezen, insanın hayatına çok hafif dahil olur... sızar ve siz bunu anlamazsınız... o benim kardeşim, arkadaşım her şeyim oldu... 'dan sonra işlerimin önemli bölümünü tasfiye ettim... sezen, ısrarla profesyonel olarak birlikte çalışmaya zorluyordu beni... nerdeyse kafamı kıra kıra bana şarkı sözü yazdırdı... birlikte yazdığımız ilk şarkı "masum değiliz". kan ter içinde uykularından uyanıyorsan eğer her gece... yalnızlık, sevgili gibi boylu boyunca uzanıyorsa koynuna... diye. 'dan iki ay sonra yazdık... daha sonra bu ısrar otuz küsur şarkı sözü üretti... o dönem sezen bana sadece 3-5 saat uyumaya yetecek kadar boşluk bırakıyordu... stüdyolar, kayıtlar, konserler vb. çok yoğun bir rehabilitasyon oldu benim için... sezen'in o toplumsal düzeydeki rehabiliterliği benim için özel bir muamele seçkinliğinde oldu. o benim kardeşimdir, canımdır...



bugün eksik olan ne? bu topraklarda aşk ve mutluluk kutsanmaz, ayrılık ve acı kutsanmıştır... birlikteliklerdeki tutku kutsanmaz da, ayrılıktaki tutku kutsanır hep... yaralarıyla mutlu olmaya daha yatkın bir kültüre aitiz biz..



öyle kadınlar ve erkekler tanıyorum... risk almıyorlar... aşk emniyetli bir şey değildir... emniyetli olan sevgidir... aşk ehlileşmez... sakinleşemez... öyle olursa akraba olursunuz... bir de aşık olunacak mecra kalmadı... artık ortak alanları paylaşmıyoruz... bizim agoramız yok artık... herkes kendi bacağından asılmak isteyen koyun tarifinde... bu hem maddi hem manevi bir şeydir... gelir, böyle adamı aşkta da emniyet arayan birine dönüştürüverir... herkes kendi kişisel başarı öyküsünün peşinde... belki de biz herkes için daha adil, daha vicdanlı daha temiz bir dünyanın düşünü paylaştığımız için başkalarıyla da bir arada durmanın ne kadar zenginleştirici bir şey olduğunu biliyorduk... şimdi bu duyguların esamesi okunmuyor... yoksullaşmamız sadece ekonomik anlamda olmadı... duygusal anlamda, dayanışma anlamında birbirimizin yaralarına bakma konusunda da yoksullaştık... şimdi empati denen modern kavram var ya, biz onun ağababasını tanıyan ve buna içerilmiş bir dünyadan geldik buralara...



dizilerdeki aşık olma süreci o kadar uzun ki, öncelikle bu rasyonel değil! aşk çok ani, hızlı ve genellikle beklenip, tasarlanamayan bir şeydir. kafana bir taş düşer, neye uğradığını şaşırırsın. ve bunun aşk olduğunun da sonradan adını korsun. irrasyonellik sadece bu değil, bir de dizi karakterlerinin çok ön hazırlığı var aşık olmak için. halbuki, hayatta böyle değildir, aşk tasarlanılan ve ön hazırlığı yapılabilen bir şey değildir.



eskinin, hani o dalga geçilen mantık evliliklerinde bile, bugünkü hesaplılıktan daha çok aşk vardı diyesi geliyor insanın... ali poyrazoğlu dedi, "aşk bir kör atlayıştır"



insanların birbirleri için "sağlama" yapacakları alanlar kalmadı... modern hayatlar ve modern zamanlarda böyle bir şansı yoktur insanın... son bir aydır "ben aslında duyguları olan iyi bir insanım" mesajını, ben şu cümleyle alıyorum...

-babam ve oğlum'u gördün mü?

-hee gördüm

-ağladın mı?

-sana ne?

yani ben de duyarlıyım ve iyi bir insanım... bu arada, ben de filmi seyrettim. yeri gelmişken ve sabah seansında katılarak ağladım ama bu soruları soran insanlarla o kadar ayrı şeylere ağladık ki... benim o filmde yandığım, bu ülkenin o temiz çocuk yürekli insanlarının, bu ülke tarafından nasıl da kırıldığını, nasıl da örselendiklerini, onurlarıyla ekmekleriyle nasıl da oynandığını gördüğüm için bu uğurda yiten, onulmaz acılar çeken insanlarımızı hatırlayarak ağladım... belki de bugünkü aşksızlık hâli de, o dönemlerin ürünüdür diyeceğim ama aşk bunların hepsinin üzerinden atlayabilecek bir şey olmalı...

27 Mart 2012 Salı

İZ

Yarına bir dakika kala
pencerenin önünde
üşümekteyim
sabahtan kalma 
camdaki el izlerine 
bakarken..



GezegenPia

25 Mart 2012 Pazar

Bilmiyorsun.


Büyük bir zevkle okuduğun
bitirdiğinde
küçük bir gülümsemeyle
son bir kez daha bakıp
rafa kaldırdığın
kitap gibi unuttun beni
Bilmiyorsun
saklarım hala bedenimdeki
yumuşak parmak izlerini
küçük bir tebessümüm 
dudaklarında
her hatırladığında beni.

GezegenPia

24 Mart 2012 Cumartesi

Angus And Julia Stone - All Of Me

video

Is there a cure for this pain
bu acının bir tedavisi var mı

Maybe I should have something to eat
belki yiyecek birşeyler almalıyım

But food wont take this emptiness away
ama yemek bu boşluğu gidermeyecek

Im hungry for you my love
ben sana açım aşkım

Well I made it through another day
bir başka günü daha atlattım

In my cold room
soğuk odamda

On scraps and pieces left behind
arkada kalan kırıntılar ve parçalarda

I survive on the memory of you
senin hatırandan sağ çıktım


All Of me is all for you
herşeyim tamamen senin için

Youre all I see
tek gördüğüm sensin

All of me is all for you
herşeyim tamamen senin için

Youre all I need
sen tüm ihtiyacım olansın

Is there a remedy for waiting
beklemenin bir ilacı var mı

For loves victorious return
galip dönen aşkları

Is there a remedy for hating
bir panzehir var mı nefret ettiğim

Every second that Im without you
sensiz geçen her saniyeye

All Of me is all for you
herşeyim tamamen senin için

Youre all I see
tek gördüğüm sensin

All of me is all for you
herşeyim tamamen senin için

Youre all I need
sen tüm ihtiyacım olansın

All this life is all for love
tüm bu yaşam sadece aşk için

Its the only road Ill choose
bu seçeceğim tek yol

And every street and avenue
ve her sokak ve bulvar

Only one will lead me back to you
sadece beni sana geri götürecek olan

One Love, One Love, One Love
tek aşk, tek aşk, tek aşk

One Love, One Love, One Love
tek aşk, tek aşk, tek aşk

8 Mart 2012 Perşembe

Gerçek

     Gerçeklerle karşılaştığında, alay edenlerin bile yakıcılığı karşısında, nasıl çaresiz kaldığını anlatan, sevgiliye yazılan bir son mektup. 
     Bu mektubu okuyunca, mutluluk yaratan söylenmesi gereken sözlerin, son anda söyleyerek aşkın son can alıcı darbesi haline getiren sevgilinin çaresizliğe, ölüm ile yaşam arasındaki çizgide, artık hangi tarafta olduğunu bilen ve hala pes etmek istemediğini ispatlamaya çalışan bir kadının, dudaklarından dökülen sözcüklerin göz alıcı bir şekilde kağıda yansımasıyla karşılaşıyor, çaresizliğin gözyaşlarında boğuluyor insan.
     Sevdiğimize söylememiz gereken o kadar çok söz var ki aslında, söyleyemediğimiz ama bizim duymayı beklediğimiz.. Çözemediğimiz çelişkiler girdabında dönüp duruyoruz etrafımıza çarparak ve her çarpışmada bir parçamızı kaybediyoruz. İçimizdeki boşluk gün geçtikçe büyüyor, içimizde uçurumlar taşıyoruz.
     Hayatı tüm gerçekleriyle ortada bir oyun gibi yaşamaya korkuyoruz ve korktukça hayat daha da çekilmez oluyor..

                                                                                GezegenPia 

4 Mart 2012 Pazar

Taies Farzan - Hep Sen Varsın

video


Gözlerinde yaş olsam
Silmesen de olur
Kalbinde düğüm olsam
Çözmesen de olur
Dizlerinde uyusam
Bilmesen de olur
Seni sevdiğimi bilmesen de olur

Aldığım her nefeste
Kokladığım çiçekte
Her gece düşlerimde
Sen varsın

Çok uzaklarda yaşasam
Gelmesen de olur
Gelsen de yine
Kapımı çalmasan da olur
Kalbimdesin o yeter
Bilmesen de olur
Seni sevdiğimi bilmesen de olur

3 Mart 2012 Cumartesi

Cüneyt Ergün - Bilinmeyen Saati Uygulaması

video

Hiçbir vücut ısısı değiştirmiyorsa mevsim normallerini
Sevmek de yok artık,
Sevmek yok artık
Hiç kimseyi!
Sen yaz saati uygulaması, ben kış saati
Ortak bi takvimimiz bile olmadı!
Seni bir saat ileri almışlar, beni bir saat geri
Bu zamanlar yoksa bize düşman mı?

11 Şubat 2012 Cumartesi

GİZLİ BAHÇEM

İsmin her geçtiğinde
hissetmez benden başkası
avucumdaki küçük karanlığı
orada gizlidir
içinde büyük hayallerim olan
karanlık okyanuslarım..


                 GezegenPia

8 Şubat 2012 Çarşamba

Behman Ghobadi - Kaplumbağalarda Uçar

video


Film Hakkında:


Dünyanın en önemli sorunlarından biri olan mayın tarlaları ve savaş ortamında büyüyen çocukları konu alan filmde, para karşılığı bölgedeki mayınları toplayan çocukların dramatik öyküleri anlatılıyor.


FİLMİN ÖYKÜSÜ


Hikaye, ABD’nin Irak’a müdahalesinin bütün dünyada tartışıldığı dönemde, Irak-Türkiye sınırında bir Kürt mülteci kampında geçiyor. Kampta yaşayan ve ailesini savaşta kaybetmiş olan 13 yaşındaki Satellite (Uydu) lakaplı Soran, ABD hayranı bir Kürt genci. Günlerini televizyon antenlerini tamir ederek ve üç beş kelime bildiği İngilizcesiyle uydu kanallarındaki savaş haberlerini köylülere tercüme ederek geçiren Satellite, ABD Başkanı George W. Bush’un Pentagon’dan yaptığı savaş demeçlerini; “Yarın yağmur yağacak” gibi cümlelerle aktarır.
Kamptaki çocukların hayranlığını kazanmış olan Satellite’in liderliğinde toplanan tehlikeli kara mayınları, burada yaşayan çocukların tek geçim kaynağı. Kampa yeni gelen 14 yaşındaki Agrin’e aşık olan Satellite, onun gözleri görmeyen küçük oğlu ve her iki kolunu da bir patlamada kaybetmiş abisinden oluşan ailesine yardım etmeye çalışır. Ancak acımasız koşulların içerisinde büyüyen Agrin’in tek isteği ölmektir.

3 Şubat 2012 Cuma

BELKİ

Belki
karanlığın verdiği
yalnızlığa
eskisi gibi tahammül
edememek
Belki
çekip gitmek
bir umutla
gözyaşlarında
izler bırakarak
Belki
tatlı bir sıcaklık
anlam verilemeyen
Belki.....


             GezegenPia

20 Ocak 2012 Cuma

ALT TARAFI BİR ŞİİR YAZDIM ADINA

Ne düşlerimi verdim bir aşkın diyetine
ne hislerim kaldı uzaklarda
alt tarafı bir şiir yazdım adına
alevler sardı etrafı
ne gülde kokma telaşı kaldı
ne gamzede gülme telaşı

Bir şiir yazdım adına
yollar ayrıldı
yollar yürüdü
kuşlar yağmuru çağırıyordu
yollar yalnızlığı okşuyordu
gurbet ağlıyordu

Zamana bırakmıştım seni
şimdi zamanı sende arıyorum.
Şaşırmıştım çünkü
yolumu kaybetmiştim
sarhoştum
damla damla içiyordum ilkbaharı
nisan yağmurlarıyla
şehvetin hamurunda bir adam yoğurdum.

Alt tarafı bir şiir yazdım adına
bak gör neler oldu...

                      GezegenPia

17 Ocak 2012 Salı

Cüneyt Ergün - Taşıdığım Kadar Varsın

video


Taşıdığım kadar varsın taşıdığın kadarım
İklimler sana benzer üşüdükçe ben yağmura
Tüm yollar sana benzer yürüdükçe ben adımlara
Yine de en derinde aşk yine de ellerinde aşk
Yine de bende bir telaş göremezsin

11 Ocak 2012 Çarşamba

Sana esiyorum.
Bir ada rüzgarı gibi,
süzülerek giriyorum koynuna.
Özümü emiyorum.
Hissediyor musun?


                    GezegenPia

7 Ocak 2012 Cumartesi

Zamana Karşı

Adım adım geçiyorum yollardan
hep aynı yerdeyim dönüyorum
ömürlerin kesiştiği bu mekanda
bir ömür gece bir ömür gündüz
sevişemiyorum ötekiyle

zaman yitirirken hükmünü
yaşam günlerin buğusunda yalnızlaşırken
parçalıyoruz bedenlerimizi
ruhlarımız dolaşıyor artık
isimsiz, nedensiz

Unutmakla hatırlamak arasında
sıkışıp kaldım
kayıtsız kör bir deniz
tüm balıkları kıyıya vuran
bilirim
unutulanların ardında kalan kaosun
yaşama kattığı yabansılığı
Yinede yaşamak
bir ipek böceği gibi
dik kafalı yürümek
ölüme doğru
zamana karşı...

                              GezegenPia

5 Ocak 2012 Perşembe

ÖTEKİLER

   Bazen irademizin dışında hayatımıza yön verildiğine inanırım. Sanki kader ilerlediği yolun sonunu biliyor ama, her ayrımda bize dönüp hangi tarafa döneceğini soruyor, eğer kararsız kalırsak istediği yönde ilerliyor ve yolun sonunda arabadan indiriyor. Acaba kaç yol ayrımında bizim için en iyi olanı değilde diğerini seçtik? Eğer iyi olanı seçseydik şimdi nasıl bir yaşantımız olurdu? Kaybettiklerimiz, kazandıklarımızdan çok mu acaba? Bunu nasıl belirleyebiliriz?
   Her seçim bir kaybediştir aslında. Birini seçeriz, diğerini kaybederiz ya da hiçbirini seçmeyiz ikisini de kaybederiz. Çoğunluğun seçtiği yol ise kaderin ellerine bırakmaktır hayatın kaygan zemininde geleceğini.
   Hayatın kaygan zeminine bırakıyoruz çoğumuz geleceğimizi. Okyanusta yaşadığımızı sanıyoruz ama bir bardak suda boğuluyoruz. Hayatın kıyısında yaşıyoruz. Hayatı derinlemesine, ortasında yaşayanları ayıplıyoruz. Onları "ötekiler" olarak adlandırıyoruz. Ama içten içe onlara imreniyoruz. Belki becerebilsek ötekiler gibi yaşayabiliriz.
   Ötekiler nerede bir kapı görseler girerler. Biz kapıyı çalarız. Onlar günahın en güzelini yaşarlar, biz ise onları ayıplarız. Bakın ansiklobedilere, kaç masumu bulabilirsiniz orada. Ötekilerle doludur sayfalar; Proust, Kolomb, Pavese...
   Kendi cinsine olan düşkünlüğünü gizlemek için geceleri yalnız çıkardı Proust. Dünya edebiyatının gelmiş geçmiş en büyük yapıtlarından olan "Geçmiş Zaman Peşinde"yi yazdı. 
   Yeni dünyayı keşfetmek için binlerce insanı öldürdü Kolomb.
   Bu ünlü İtalyan yazarı bugün hala önemli bir belge niteliği taşıyan günlüklerinden oluşan "Yaşama Uğraşı"nı yazdı. Hayatı boyunca aşkı aradı fakat bulamadı. Pavese için artık her şey bitmişti. Onu hayata bağlayan hiç bir şey kalmamış gibiydi. Küçük bir otelde uyku hapı alarak intihar etti.
   Ve daha niceleri...
   Hiçbir masumu hiç bir kitapta bulamazsınız. Onlar ölümlerinden sonra unutulmaya mahkumdurlar.
   Eğer bugün bu kadar lüks yaşayabiliyorsak bilimde ve sanatta bu kadar ilerlemişsek bunu ötekilere borçluyuz.

                                                                                                              GezegenPia